• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/pages/Nepal-Gezi-Rehberi-Nepal-Travel-Guide/154864251283950?fref=ts
    • Boudnath Stupa
    • Katmandu, Nepal
    • Yerel Kabileler
    • Bardia Milli Parkı
    • Annapurna Ana Kamp
    • Tiger Nest
    • Paro,Bhutan
    • Patan, Kathmandu
    • Gampa La Geçidi
    • 5220 metre, Tibet Platosu
    • Himalayalar'da Trekking
    • Mustang Krallığı
    • 4X4 Safari
    • Yamaç paraşütü
    • Pokhara
    • Potala Sarayı, Tibet
    • Himalayalar'da Trekking
    • Sadular
    • Holi Festivali
    • Kathmandu
    • Dağ Köyleri
    • Dhampus
    • Chitwan Milli Parkı
NEPAL & TİBET
NEPAL GEZİ REHBERİMİZ KİTAPÇILARDA
NEPAL'DE EVLENDİK
HİMALAYALAR'DA YÜRÜYÜŞ


NEPAL HOLİ FESTİVALİ
TİBET'İ GEZİYORUZ


NEPAL FOLK MÜZİK

NEPAL, TİBET, BHUTAN GEZİ YAZILARIMIZ
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.85193.8674
Euro4.52334.5414
Site Haritası

AHMET YAY

25 Kasım–06 Aralık 2009 NEPAL KÜLTÜR GEZİSİ GEZİ NOTLARIM

24 Kasım Salı günü, ertesi gün Ankara’dan İstanbul’a nasıl ulaşacağımıza bir türlü karar veremiyorduk. Çünkü, Cumartesi günden beri, sis yüzünden İstanbul’a inecek uçaklarda sürekli iptal, erteleme ve başka havalimanlarına yönlendirme yapılıyordu. En son Salı günü öğleden sonra sisin açılmış ve herşeyin yoluna girmiş olduğunu öğrenmemiz üzerine, uçakla İstanbul’a gitme kararı aldık. Daha önce 11.00 olan biletimizi önce 10.00’a, sonra da 06.15’e çevirttik. İyi ki de öyle yapmışız. Sabah 05.00’te havaalanındaydık. Herşey yolunda gibi görünüyordu. Bizden önceki uçak için gecikmeli yazana kadar. Sonra bizim uçak da gecikmeye kaldı. Sonra anons geldi. İstanbul Atatürk Havaalanındaki yoğun sis nedeniyle uçaklar inemiyor ve kalkması gereken havaalanlarında bekletiliyordu. Hatta Adana’dan kalkan uçak İstanbul yerine Ankara’ya indi. Gergin ve belirsiz bir bekleyiş başladı. Üstelik arkadaşım bir iki gündür kendisini iyi hissetmiyor, ateşi inip çıkıyordu. Wings’in salonunda beklerken, eve dönmek gibi bir isteğinden zor vazgeçirdim. Kendisine bu yolculuğun başlıbaşına bir macera olduğunu anlattım. Zaten başlangıcından da belli olmuştu....

Bu arada turu düzenleyen Melih Eriş ile, İstanbul’dan biletimizi  alan arkadaşımız Zeyno ile ve Ankara’da kontrol kulesinde görevli arkadaşım Özlem ile hava durumunu, havaalanının durumunu konuştuk.  Sonunda bizi 10.00’da uçağa aldılar. Ancak, uçak 11.20’de kalkabildi. İstanbul semalarına geldiğimizde, pilot bize bir 15 dakika daha tur atacağımızı söyledi. Sonunda 12.35 gibi havalanına inmiştik. Perona yanaşmamız da bir hayli zaman aldı. Uçak yanaşır yanaşmaz, aktarması olan yolcular için ki, sayıları hiç de azımsanmayacak bir çoğunluktaydı, bir koşturmacadır başladı. Herkes deli gibi aktarma yapacağı salona koşuyordu. Biz ise THY ile İstanbul’a gelmiş, Gulf Air ile Katmandu’ya (önce Bahreyn’e) uçacaktık. Bizi yönlendirdikleri salonda bir sürü yerden gelen valizlerin bilgisi olmasına rağmen Ankara yazmadı bir türlü. Neyse, sonunda valizimizi de bulup, dış hatlara doğru biz de koşturmacaya başladık. Bu arada Melih telefon ederek, kontuarı 13.30’da kapatacaklarını, acele etmemiz gerektiğini söyledi. Biz koştur koştur dış hatlara gidip, B 17’nin önünde Melih ile buluştuk. Check-in yaptırıp, pasaport kontrolundan sonra, İşbankası Lounge’unda, sıcak birer kase mercimek çorbası içip, Gate 205’e gittik. Hemen uçağa alındık. Antalya’dan gelecek olan bir arkadaşımız gecikmişti.  Sonunda o da yetişti ve tam kadro uçtuk. Bu kadar maceradan sonra uçakta rahat bir yolculuk yaptık, yemek yedik, uyuduk, kitap okuduk. Bahreyn’e yaklaşık 4.5 saatlik bir uçuştan sonra yerel saatle 20.00’de vardık. Günlük vize alarak, kısa bir süre dinlenip, yemek yiyebileceğimiz otelimize transfer olduk. Gece yarısı kalkıp, tekrar havaalanına geldik.

26 Kasım 2009 Perşembe.  Uçağımız 03.50’de kalkacaktı. Fakat bir haber geldi, kalkış saati 09.50 olmuştu. İkinci şok... Bu gezi epey maceralı geçecek. Burası kesin.

Yapacak bir şey yoktu. Zaman geçirmek için kafeye gittik. İki masa ötemize, ellerinde 2 tane şahin bulunan bir grup arap genci oturdu. Ben hemen fotoğraflarını çekmeye başladım. Kuşlardan birisinin başında gözlerini kapatmaya yarayan çok süslü bir başlık vardı. Diğeri ise kör gibi idi. Ben fotoğraflarını çekip yakından baktığımda tam gözlerinin önünde, göz kapaklarının arasında bir şey olduğunu farkettim. Sonra daha yakında çekimler yaptım ve sahipleri ile konuştum. Gözlerinin önüne etrafı görmesin diye balmumundan yapılan bir gözkapağı koyduklarını söylediler. 

Başında başlık olanın sahibi, biraz kuytu bir yere de başlığını çıkarttı. Doğal olarak ışıl ışıl havaalanı ortamında, etrafında bir sürü insan varken tabi ki rahatsız oldu hayvan. Tabi yazmayı unuttum, her ikisinin de ayaklarında zincir vardı. Sahipleri  ellerine giydikleri kalın bir eldiven ile taşıyorlardı onları. Doğrusu bu esaretteki kuşlar adına üzüldüm. Ama bu coğrafyada bunun bir prestij olduğunu, hatta son zamanlarda bizim güney illerimizden yasa dışı olarak yakalanan şahin ve diğer yırtıcıların, arap ülkelerine götürülüp, fahiş fiyatlarla satıldığını okumuştum. 

Sonra biraz kitap okuduk. Sonra havayolu şirketinin ikramı olan şekerli, domates soslu fasulye ve sahanda yumurtayı, şekerli, sütlü çay eşliğinde yedik. Şimdi bir film izleyerek, zamanın geçmesin bekleyeceğiz. Zaman istemediğin zaman kolay akıp geçmiyor. Filmden sonra yine aşağıya indik. Koltuklarda biraz daha oturduk. Ben bir yarım saat kadar uyudum. Sonra giriş açıldı. Nihayet uçağa binebildik. Uçağa bindikten sonra ben, yemek dahil hiçbir şey için kalkmayıp, arada sadece su içerek yaklaşık 4 saatlik bir yolculuğu dinlenerek geçirdim. Sonunda, artık Katmandu’da Tribhuvan Havaalanına indik. Bu havaalanı Auschwitz toplama kampını andırıyordu. Yüksek, tuğla duvarlardan geçtik. Zaten tek katlı, köhne, bilgisayarı olmayan, temizlik anlayışı bizden biraz farklı olan bir yerdi. Vizelerimizi girişte 25 $ karşılığında aldık. Çıkışta, bize gezi boyunca eşlik edecek olan rehberimiz Sameer karşıladı. Minibüse binerek, şehrin içindeki cadde olarak adlandırılan, daracık yollardan geçerek Thamel bölgesindeki Tradition adlı otelimize geldik. Burada bize sütlü zencefilli çay ikram edildi.

Doğrusu bizim pek alışık olmadığımız bir tat idi. Bazıları aşureye benzetti. Valizleri odaya çıkarttıktan sonra da, hemen yakınlardaki Dimelna Garden adlı Restoran’da, hem geleneksel hem de dünya mutfağından örnekler olan bahçe içinde çok keyifli bir yerde yemeğimizi yedik. Otele döndüğümüzde bizi başka bir sürpriz bekliyordu. Otelde sıcak su yoktu. Üstelik hava soğuktu ve klimanın sıcak bölümü çalışmıyordu. Allahtan resepsiyon ile konuştuk. Bir eleman gönderdiler. Klimayı tamir etti. Sıcak suyu ise çok akıttığımızda geldiğini öğrenerek rahatladık. Duşlarımızı alıp, yarına zinde bir şekilde kalkmak üzere istirahate çekildik.   

27 Kasım 2009 Cuma. Sabah kahvaltı için terasa çıktık. Yumurta, haşlanmış baharatla kavrulmuş patates, birer dilim ekmek, biraz bal ile kahvaltımızı yaptık. Saat 09.00’da minibüsümüz hareket etti. İlk durak Budistler için önemli olan Bodnath Stuba kompleksi idi. Burada üzerinde Budha’nın sözlerinin yazılı olduğu bir sürü küçüklü büyüklü çark çevirdik.

Bunun anlamı, Budha’nın öğretilerinin devamlı olması ve evrene yayılması imiş. Bizim bedestenlerimize benzer bir kompleks. Ortada belli yerlerine sadece Budistlerin girebildiği tapınak var. Aynı yerde, tapınağın karşısında bir tiyatro vardı. Her ikisine de çıkarak, karşılıklı olarak fotoğraflarını çektik.

Tapınağı çevreleyen avluda dükkanlarda her türlü el sanatları ürünleri vardı.

Sonra buradan çıktık. Yine minibüs ile, nisbeten yakın bir yerde olan, buradaki Hindularca kutsal sayılan Bagmati nehri kenarında bulunan ve ölü yakma ayinlerini yaptıkları Pashuptinath’ı gezdik. Burada, vefat eden kişileri bir törenle getirip, sandal ağacından yapılan bir tür katafalka koyarak, ağızlarına prinç koyup üzerine özel bir yağ döküyorlar. Sonra merhumun  en büyük oğlu, boynuna beyaz bir şal dolayıp, ölünün etrafında dolaşarak, elindeki meşale ile ağzından başlayarak ölüyü yakıyor. Ölünün üzerini ot ile örtüyorlar. Öyle alev alev yanmıyor.

İzlemesi epey enteresan bir törendi doğrusu. Tabi yakılan bu ölülerin küllerinin atıldığı bu nehir aynı zamanda hamam olarak da kullanılıyor. Ölülerin yakıldığı yerin hemen biraz aşağısında iki küçük bir güzel (!) yıkandılar.

Sonra oradaki küçük tapınakları gezdik. Tapınakların etrafında saçlarını hiç kesmeyen, yüzlerini rengarenk boyayan, para karşılığı fotoğraf çektiren bir takım insanların fotoğraflarını çektik. Bu fotoğrafları Hindistan’a gidenlerde hep görürdüm.

Yine minübüsle, bu kez yaklaşık 1 saattlik bir mesafede bulunan ve Katmandu tarihini oluşturan 3 krallıktan biri olan Bhaktapur (Gizli şehir) ‘a gittik. Önce yemeğimizi yedik. Sonra buradaki tapınakları, kralın sarayını, cariyelerin yıkandığı havuzu, üzerinde kama sutra motifleri işli bir diğer tapınağı ve her yerdeki irili ufaklı bir sürü eski yapıyı gezdik.

Burası Unesco’nun koruması altındaymış. Sonra otelimize döndük. Kısa bir dinlenmenin ardından Nepal yemeklerinin olduğu, bu yemeklerin yerde oturulup, yer sofralarından yendiği, yerel müzik eşliğinde yerel dansların yapıldığı bir lokantaya gittik. Doğrusu çok eğlendik. Yemekler sebze çorbası, patates kızartması, bizim mantıya benzer bir hamur işi şeklinde küçük küçük getirildi. Öncesinde saf alkol kokan yerel bir içki, minik bir mumluka benzer, yassı, topraktan yapılma bir kadehte ikram edildi. İçenler çok sert olduğunu söylediler...

Ana yemek için küçük bir tepsiye benzeyen tabak geldi. Azar azar, pilav, pilav için sos, mantar, sebze, kızarmış balık, domuz eti, sosta balık, ıspanağa benzer bir yeşil bitki getirdiler. İstediğini alıyorsun, istemediğini almıyorsun. Hoşuna giderse tekrar istiyorsun. Hemen hepsinden tattık. Sonra da yoğurt istedik. Hoşumuza gitti. Birer tane daha istedik. Bu arada orkestra çalıp, söylüyor, zaman zaman da yerel danscılar bazan sadece bayanlar, bazen erkeklerle birlikte çeşitli kıyafetlerle dans ediyorlar.

Arada çeşitli kostümlere bürünmüş hayvanları da canlandırıyorlar. Özellikle Tavus kuşu çok başarılıydı. Tümüyle tavus kuşu kostümünü giymiş birisi, masaların arasında dolaşıp, insanların saçlarını karıştırıp, orasını burasını dürtüp bahşiş topluyor. Tabi birisi ona eşlik ediyor. Kostüm o kadar başarılı ki, uzaktan görseniz tavuş kuşu sanırsınız. Kuyruğunu bile açıyor tıpkı tavus kuşu gibi. Müzik de o esnada ona uyuyor. Her hareketinde belli bir ritimle çalıyor. Sonra sanırım Yeti’yi canlandıran beyaz kostümlü birisi ve koca bir ineği canlandıran siyah kostümlü birisi de masalar arasında dolaştı. Hatta inek, ağzı ile birilerinin kafasını ısırdı... :) 

Yemeğin sonunda otelimize döndük.

28 Kasım 2009 Cumartesi. Bu sabah programda olan Everest turu dönüşe ertelendi. Sabah biz kahvaltıya geç çıktık. Sağlık nedenlerinden ötürü. Ancak, gördük ki, grubun büyük çoğunluğu henüz yok. Sırasıyla, bar, disko ve casino gezdikleri için sabah biraz geciktiler. Neyse, kahvaltıdan sonra minibüse binerek, Swayambhunath (Maymun tapınağı da denen) tapınağına gittik. Buraya 365 basamak ile çıkılıyormuş. Budist rahipler her gün bir basamak çıkarak, bir yılda tepeye varıyorlarmış. Tabi biz bu basamaklardan çıkmadık. Minibüs ile arkadan dolaştık. Yürüyerek meydana vardık. Dilek havuzuna para attı bazı arkadaşlar. Havuzdaki heykelin önünde bir çanak var. Para oraya girerse, havuzun etrafında da 7 tur atarsan dileğin oluyormuş. Dünyanın her yerinde batıl inançlar revaçta anlaşılan.

Burada merkezdeki bir ayin ilgimi çekti.  3 rahip oturmuş, sürekli dua ediyor, ellerini belli bir ritimle hareket ettiriyorlardı. Oldukça ilgi çekiciydi.

Sonra hemen yan tarafta insanlar kuyruk olmuş, sunaklarını belli bir yere veriyorlar. İçerde görevli 2 genç kız onları alıp, içeri boşaltıyor, boş kapları geri veriyor. Bu kaplarda neler yok ki? Pirinç, çiçek, tütsü, mum, şeker, çeşitli boyalar, yiyecekler... Tabi ortalık pislikten ve artıklardan geçilmiyor. Herkesin üstü başı leş gibi. Doğrusu burası için temiz bir yer denilemez. Zaten bize buraya gelmeden, buranın insanları için genzini sesli bir şekilde temizleyip, ağız dolusu tükürmenin doğal olduğunu söylemişlerdi. Kadın erkek, çoluk çocuk rahatlıkla bol bol balgam atıyorlar...

Sonra tamamının tek bir ağaçtan yapıldığı söylenen bir tapınak daha gezdik.

Burada da insanlar bol bol çiçek sunuyorlardı. Tapınağın tamamında neredeyse güvercinler yuva yapmıştı. Sonra Durbar Meydanı'na geldik. Burada bir gecede binlerce insan katledilmiş. Alan kan gölüne dönmüş. Bu meydanda şimdi inekler rahatca geviş getiriyor, kuşlar özgürce uçuyorlardı.


Bu meydanda  sonra ikinci krallık olan  Putan’a (sanat şehri) geldik. Burada yemek yedik. Yemekten sonra yine tapınakları gezdik. Kraliyet saraylarını (eski ve yeni) ve Budistlerce, 8-9 yaşlarındaki Budha’nın soyundan geldiğine inanılan ailelerin kızları arasından ruhani liderlerce seçilen, ve ilk regline kadar bu görevi yürüten adına Kumari denilen bir nevi prensesin bulunduğu yeri de gezdik. 

Seçilen bu genç kız ve ailesine ömür boyu bakılırmış. Ancak, seçilen bu kız için yaşam, 3-4 yıllık saltanat süresinde sonra hiç de keyifli değilmiş. Zira, Kumari’ler ile evlenmeyi uğursuzluk sayarlarmış. Bu kızlar, ömür boyu evlenemeden yaşamlarını sürdürürlermiş. Yaşamında sadece o 3-4 yıllık ikbal döneminde tören zamanlarından halkın arasına çıkar, onları selamlar, onlar da bu kişiye büyük hürmet ederlermiş. Daha sonra Altın Tapınak denen bir yere geldik. Burasının çatılarının altın kaplama olduğu söyleniyor. Her taraf gibi burası da eski zamanlardan kalma, bir kısmın onarım halinde ve doğrusu epey pis. Doğal olarak fotoğrafın büyülü dünyası, sizlere bu pislikleri aktarmıyor. Daha doğrusu benim seçimlerim olabildiğince güzel yerlerden seçmek şeklinde.

Artık minibüse binip, otele dönmek için can atıyorduk.  Öyle de yaptık. Yine biraz dinlenip, akşam yemeğinden önce internete bağlandık. Ebette çok yavaş ve nuhnebiden kalma bilgisayarlardı. Biraz mail baktık. Sonra yemeğe gittik. Yine sebze çorbası, salata ve mantı benzeri yedik. Biraz polar giysi bakıp, otele döndük. Valizlerimiz hazırladık. Yarın Chitwan National Park’a gideceğiz. 

29 Kasım 2009 Pazar. Sabah erken kalkıp, kahvaltıdan sonra minübüse binerek Chitwan’a doğru yola koyulduk. 150 km yolu 5 saatte geldik. Sadece bir kez kısa bir mola verdik. Onun dışında, dağları aşarak, daracık yollarda cambazlık yaparak ilerlemeye çalıştık. Zira, bütün yollar hem dar, hem yoğun trafik ve hem de delik deşikti. Üstelik minübüste arka koltukta oturuyorduk. Bu nedenle de içimiz dışımıza çıktı. Saat 14.30 gibi milli park içinde kalacağımız otele geldik. Küçük bir nehir kıyısında, bizim küçük, eski kasabalarımızdaki otellere benzeyen, kapısında kale kapısı gibi bir kilit bulunan otele yerleştik. Yemek yedik. Çevreyi gezmeye çıktık. Nehir kenarında su kuşları vardı. Biraz fotoğraf çektim. Gün batımında arka plana güneşin yansımasını, alarak bir akkuyruk sallayan çektim. Küçük hali fena değildi.

Sonra yine otele geri döndük. Akşam yemeğinden önce yerlilerin, doğa ve hayvanlarla mücadelerini müzik ve danslar eşliğinde anlattıkları bir gösterilerini izledik.

Sonra akşam yemeğimizi yedik. Burada belli bir saatte şehir cereyanı kesiliyor, jeneratör giriyor devreye. Yemekte elektrikler gitti geldi. Sonra sahilde ateş yaktılar. Etrafında toplandık. Sessiz sinema oynadık. Ertesi gün zor ve yorucu bir gün olacağı için erkenden yatmaya, odalarımıza geldik. Elektrik çok kısıtlıydı. Sadece bir tek lambamız yanıyordu. Şohben ise elektrik ısıtmalı olduğu için duş alamadan yattık.

30 Kasım 2009 Pazartesi. Bu sabah erkenden kalktık. Ben fotoğraf ekipmanımı hazırladım. Kat kat giyindim. Önce kahvaltı yaptık. Sonra yekpare ağacın içi oyularak oluşturulan içinde ayakları olmayan, sandalye kılıklı tabureler bulunan,  zaman zaman su seviyesine 4-5 cm kalana kadar suya gömülen kanolara bindik. Su yüksekliği 2-3 metre bazan da kanonun altı sürtecek kadar sığ idi. Kıyılarda bir sürü angıt, küçük ak balıkçıl, bir kaç tür yalıçapkını, kırlangıçlar gördük.

Rehber bize burada pek çok tür kuş ve balık, yılan, kaplumbağa ve timsah yaşadığını söyledi. Bir timsahı suyun içinde sadece başının arkasını gördüm. Yaklaşık 45 dakikalık bir kano yolculuğundan sonra kıyıya çıktık. Rehber bize ormanda yürürken karşılaşabileceğimiz tehlikeleri ve yapmamız gerekenleri anlattı. Yarım saatlik bir orman içi yürüyüşünden sonra, cipimizin bizi beklediği yere geldik. Burada cipe bindik. Biz öbür gruptan kanoya binerken ayrılmıştık. Murat, ben ve Aylin idik cipte. 33 km olan safariye başladık. Aslında Kenya ile mukayese kabul etmez bir safari idi. Hatta Sri-Lanka bile bundan çok daha güzeldi. Hemen hiç bir şey görmedik. Bir ara yürüyelim dedik. Aşağı indik. Meğer bir yaban arısı kovanının önündeymişiz. Bize saldırdılar. Rehber, başınızı örtün, arabaya koşun dedi. Dediğini yaptık. Bir arı Murat’ı yanağından soktu. Rehberin kolunu 2 yerden, şöförün de yanağı ve boynunu ve elini soktular. Oradan nasıl kaçtığımızı bilemedik. Bir süre sonra kumanya olarak hazırlanan öğlen yemeğimizi yedik. Sonra geri döndük. Tüm safari boyunca hep uzaktan olmak koşuluyla, biraz kuş çektim.

Ne gergedan, ne leopar ne de kaplan göremedik. Zaten kaplan görebileceğimizi zannetmiyordum. Neyse, gezinin sonunda yine kano ile karşıya geçtik ve otele geldik. Kirin tozun içinde kalmıştık. Fakat, saat 15.00’te başlayacak olan fil safariyi kaçıramazdık. Bu benim yaşadığım ilginç deneyimlerden biri oldu. Sürücü filin boynuna oturuyor. Ayakları ile filin kulaklarının arkasını dürterek fili yönlendiriyor. Sürücünün arkasında bulunan minik bir balkonda 4 kişi oturuyor. Burada rahatsız ama keyifli bir gezi yaptık. Safaride göremediğimiz hayvanların bir kısmını burada gördük. Gergedan, timsah, geyik ve yine bazı kuşlar.

Safarinin sonunda filleri besledik. Orada satılan muzlardan alıp, fillere verdik. Onlar da kabukları ile bi güzel yediler. Sonra otelimize döndük. Akşam yemeği, minik bir köy yürüyüşüz, biraz ateş etrafında sohbet. Sonra yatak. Yarın Pokhara’ya yine yorucu bir yolculuğumuz olacak.

01 Aralık 2009 Salı. Sabah kahvaltıyı takiben bizi Chitwan’a getiren minibüs ile yine yollara koyulduk. Bu kez arkada değil ortalarda bir yerde oturduk. Biraz daha az sallandık. Ama minibüs doğrusu tam bir yayık ayranı tulumu gibiydi. Ha bire sallanıp, yaylanıp durduk. Arada iki yerde mola verdik. Birincisinde et tütsülüyorlardı. Çok ilginç bir görüntüydü. Sokak ortasına kütüğü atmış bir amcam etleri kemiklerinden ayırıyor, yanında bir başkası tahta bir sofra üstünde onları ince dilimler halinde diliyor. Sonuncusu da onları bir çembere geçirip, kil hamurundan yapılmış bir kuzinenin üstüne asıyor ve iki çıkışına alttan koyduğu odunların dumanının etlere gelmesini sağlıyordu.

Orada çeşitli satıcıları ve küçücük dükkanlarını çektik. Meyve aldık ve yedik.

Yine bir süre yol gittik. İkinci kez mola verdik.  Burası bütün otobüslerin durup mola verdikleri bir yerdi. Park bulmakta bile zorlandık. Her cinsten insan vardı. Nispeten de güzel düzenlenmiş bir yerdi. Bahçesinde pek çok çiçek vardı. Doğal olarak da pek çok kelebek. Bir sürü kelebek ve iki tane kertenkele çektim.

Tekrar hedefe doğru yol almaya başladık. Sonunda 125 km yolu 4 saatte alarak Pokhara’ya ulaştık. Yalnız, önce şehrin girişinde bulunan Devi’s Falls adlı şelaleyi gezdik. Gerçekten ilginç bir yerdi. Efsaneye göre burası küçük bir su birikintisi ve şelale iken Devi adında İsviçreli bir çift burada yüzüyorlarmış. Tam o esnada deprem olmuş. Yer yarılmış ve yüzenler ne yazık ki kayaların arasında kaybolmuşlar. Tabi sular da yarılan yerin içine doğru akmaya başlamışlar. Bulunduğumuz noktadan suyun ne doğduğu yer ne de nereye gittiği görünmüyor.  Su kayaların yarıklarından aşağı akıp, kayboluyor. Su şimdi çok  şiddetli akmıyordu. Orada gördüğümüz bir fotoğraf ise, suyun muson yağmuları zamanında nasıl dehşetli bir şekilde aktığını gösteriyor. O zaman görmek gerek aslında burayı.

Şelaleden sonra şehrin merkezine çok yakın olan River Park adlı otelimize geldik ve yerleştik. Sonra hemen bir şeyler yemek üzere ana caddeden nehir kenarına doğru indik. Pumpernickel Bakery adlı İngiliz usulü bir pastane-kafe arası mekanda sandviç ve meyveli krep yiyip, taze sıkılmış mevye suyu içtik. Yemekten sonra kafeden hemen nehir kenarına geçtik ve yürüşyüş yaptık. Yürüyüş esnasında pek çok kuş gördük. Yalı çapkınları her yerde dolaşıyorlardı.

Hava karardığı için caddeye çıktık. Pek çok yöresel ve marka (çoğu taklit) ürün satılıyordu. Ben kendime çok güzel bir keten  yöresel pantolon ve kapuşonlu gömlek aldım. Hemen üzerime giydim. Hediyelik yak yününden yapılmış çorap ve berelerden aldık. Sonra Boomerang adlı kafede arkadaşlarla buluştuk. Yemek yiyeceğimiz bir barın üst katına gittik. Sizzler fish (balık ızgara) sebze çorbası ve dondurmalı meyve yedik. Yemekten sonra caddeye çıkarak dükkanları dolaştık. Çok güzel dağcılık malzemeleri satılıyordu. Montlar, polarlar, botlar, yürüyüş batonları, bereler, içlikler, tişörtler daha neler neler... Sonra otele döndük. Yorucu bir yolculuk sonrası epey yorgun bir şekilde uyuduk.

02 Aralık 2009 Çarşamba. Sabah saati 05.30’a kurmuştum. Amacım Himalayaları çekmekti. Uyanır uyanmaz penceden baktım, müthiş bir manzara. Hemen giyinip otelin çatısına çıktım. Çıkar çıkmaz bir baktım her taraf puslu. Hiç bir yer görünmüyor. İnanamadım. Dört bir tarafı dolaştım. Her yer aynı. O zaman anladım, ben sabah kalktıp pencereden baktığımda gerçek görüntüyü değil çekmek  istediğim fotoğrafı  görmüştüm. Oradan fotoğraf çekemeyeceğimi anlayınca odaya geri dönüp, bu kez Fewa gölünün kenarına yürüyüşe çıktık. Yine yalı çapkınlarını ve balıkçılları gördük. Tepemizde uçan kocaman bir yırtıcıyı çektim.

Yürüyerek Boomerang Kafe’de geldik. Hep birlikte nehir kenarında kahvaltı yaptık. Bugün serbest gündü. Akşamdan baktığımız dükkanlara giderek alışveriş yaptık. Tükiye’de epeyce bi dolara satılan marka iki mont ki, içinde polar içliği de var, iki bere iki eldiveni 5000 rupi’ye aldık. Yaklaşık 70 dolar tuttu. Sonra akşamdan beğendiğim yine yöresel bir gömleği aldık. Cadde üstünde küçük bir taze meyve suyu sıkan dükkana girip, Pamelo suyu ve karışık meyve suyu içtik. Masaj yaptırmak istedik. Hemen yan komşuya yönlendirdi. Küçücük bir dükkanda saç kesilir, masaj yapılır, bilumum hizmet itinayla yapılır yazılıyordu. Benim çocukluğumdaki berber dükkanlarını hatırlattı bana. Tabi orada masaj yaptırmadık. Otele geldik. Resepsiyondaki görevliye sorduk. Masörü otele getirtebileceğini söyledi. Yarımşar saat ayak masajı yaptırıp, o yorgunluğun üzerine güzel bir uyku çekip, akşam yemeği için Once Upon a time Mexico lokantasında arkadaşlarla buluştuk. Bu kez et ızgara, sebze çorbası, İsrail salatası (bizim bildiğimiz çoban salata yapmaya çalışmışlar) ve yemeğin üstüne (apple crumble) kremalı elmalı pay yedik. En güzeli kremalı elmalı pay idi. Dönüşte yaptıracağım. Yemekten sonra yine biraz dolaşıp, otele geldik ve Cuma günü yapılacak olan paragliding turumuzun hava şartlarından dolayı yarına alındığını öğrendiğimiz için erkenden yattık. 

03 Aralık 2009 Perşembe. Yine sabah erkenden gökyüzüne baktım. Ama nafile. Burası bana bu gezide fotoğraf vermeyecek. Bunu anladım. Her taraf sis, duman ve bulut dolu. Değil Himalayaları görmek Sarangkot’u bile görmek nerdeyse mümkün değildi. Ben uçuş yapabileceğimizden bile emin değildim. Neyse, Allahtan kahvaltıya gittiğimiz yerde, sandviçlerimizi yerken hava biraz açtı, güneş çıktı. Yürüyerek çıkacak olanlar bizden ayrıldılar. Bizi uçuracak olan Blue Sky Paragliding firmasını cipi gelerek bizi aldı. Tepeye çıktık. Orada bize kısa bir brifing verdiler. İlk kez uçacak birkaç arkadaşla birlikte, biraz da heyecanlanarak hazırlandık. Sıra ile uçtuk. Etrafımızda akbabalar şahinler dönüp duruyorlardı. Onlar paraglidinge alışmışlar. Hiç umursamıyorlar. Fotoğraf çekmeye çalıştım ama oturduğum yer pek rahat değildi ve manzara için 18-55 objektifimi almıştım. Casio ile de rahat çekim yapamadım. Yine de diğer uçanları çekmeye çalıştım. Manzara ise her taraf gri bulutlar ve sisler içinde olduğu için hiç de güzel fotoğraflar çıkmadı.

Fakat uçuş çok güzeldi. Benim için eşsiz bir deneyimdi. Türkiye’ye dönünce, Babadağ’da tekrar denemeye karar verdim. Sanırım en zevklisi de kendi başına uçabilmek. Havada döne döne uçmak çok keyifli. Bir de bir noktada havada asılı kaldık. Benim pilotum Gary adlı Fransız bir genç kızdı. Sonunda nehrin kıyısında yaptıkları minik bir piste indik. Ben inişi bilemediğimi için popo üstü indim...:) Bizlere uçuş yaptığımıza dair birer diploma (!) verdiler.

Sonra hep birlikte otele geldik. Valizleri toplayıp, otelde kalacak olanları bırakıp, yukarı çıkartacak olduklarımızı yanımıza alıp, yine ciplerle yukarı çıktık. Paragliding pistinden sonraki bölümü yürüyerek çıktık. Epey dik bir yokuştu. Bizimle sandviç yediğimiz yerden yürüyüşe başlayan arkadaşlar daha yeni gelebildiler. Saat 14.15 idi. Yani 4 saattir yürüyorlardı. Hatta bir kısmının ulaşması bir yarım saati daha buldu. Tepeden manzara çok güzeldi. Ama yine puslu bir hava ve gri görüntüler.  Arkamızda olduğunu söyledikleri dağları da yine göremedik. İlk gelişte Çapati dedikleri bizim bazlama kılıklı bir hamurişi yiyerek, muzlu milkshake (banana lassi) içtik. En tepede bi tapınak vardı, oraya gittik. Oradan da hiç bir yer görünmüyordu ne yazık ki. Otele dönüp biraz yattım. Akşam yemeğinde mantarlı makarna, tavuklu mantı, sebze çorbası yedik. Burada yapılacak hiç bir şey yok. Biraz sohbet edip, yarın erken kalkmak üzere yatacağız. Burada biraz koşullardan bahsetmeliyim. Burası bizim dağ köylerimizden daha acınacak durumda. Çocuklar yemeklerini elleri ile yiyorlar. Yemekleri dediğim de yağsız, tuzsuz buharda pişirilmiş, birbirine yapışmış pirinç. Kaldığımız yer orada kalınabilecek yegane yer. Temizlik anlayışları yine bizden biraz (!) farklı. Bulaşıkları (sanırım deterjansız) bir kabın içinde yıkayıp, yanlarındaki bir yere kapatıyorlar. Çarşaflar gri, havlular kurşuni renkli. Üstelik yırtık pırtık. Ancak buranın koşulları bu. Ya burada kalırsınız, ya da kalmazsınız. Başka seçeneğiniz yok. 

04 Aralık 2009 Cuma.  Günlerdir sabah 05.30’da kalkıp, dağlara bakıyorum. Hiçbir şey görünmüyor. Bu sabah Melih grubu sabah 05.30’da zirveye çıkartmak üzere akşamdan kararlaştırdığı gibi topladı. Ben ise pencereden baktım ve yine bulutları gördüğüm için yine uyudum. 08.30’da kalkıp aşağı indik. Bir baktık dağlar görünüyor. Heyecanlandım. Kahvaltı yapıp yapmama arasından bocaladım. Ama, bizim bişiye benzeyen Nepal ekmeği dedikleri mayalı kızarmış hamur, omlet ve baldan ibaret kahvaltımı yaptım. Bu arada zirveye çıkanlar aşağı indi. Hiçbir şey görememişler. Eeee dağlar görünüyor dediğimizde, inanamadılar. Dönüşe geçtiklerinde her taraf bulutlarla kaplıymış. Sabah 05.30’dan 08.30’a kadar beklemişler, sadece zaman zaman zirveler çok küçük bir şekilde görünmüş. Ben hemen kahvaltımı bitirip, koşar adım zirveye çıktım. Üçayağı kurarak fotoğraflarımı çekmeye başladım. Maçupiçare ve onun solundaki zirve net bir şekilde görünüyordu.

Solunda bulunan Anapurnaların bir kısmı zaman zaman görünüyor, bir kısmı görünmüyordu. Panaromik fotoğraf yapmak üzere de çekimler yaptım.

Sonra aşağı indim. Toparlandık. Yine Paragliding şirketinin cipinin geleceği yere kadar indik. Biraz bekledik, cip geldi. Bindik ve virajlı bir yolda son sürat, üstelik karşıdan gelecek araba ile dönüşlerde kesinlikle çarpışma riskine karşılık her 50 metrede korna çala çala aşağı indik. Otele gidip, uçağa binmek üzere hazırlık yaptık. Havaalanı küçücük bir yerdi. Uçak ise evlere şenlik. Pencerelerin yanlarında tek koltuk vardı ve o koltuklara erişmek için iki büklüm ilerlemek zorundaydık.  

Bu koşullara rağmen uçuş çok keyifli geçti. Zira dağların hepsini görebiliyorduk. Bol bol fotoğraf çektim. Üstelik polorize filtrem de yanımdaydı. Burada çektiğim fotoğraflardan tek fotoğraftan panaromik görüntü çıkartmaya çalşacağım.

Giderken iki aşamada 10 saatte gittiğimiz yolu, dönüşte 25 dakikada geldik. Katmandu yine aynı curcuna içindeydi. Otele gelene kadar cıngıl cıngıl mahallelerden, sokaklardan, caddelerden geçtik. Otele gelip, odaya zor attık kendimizi. Yorgunluktan duş bile alamadan önce biraz uyuduk. Sonra yine Dalima Garden Restoran’da Cheese Rum Steak, (bufalo bonfile) vegetable soup (sebze çorbası) ve banana pancake (muzlu krep) yedik. Sonra yine biraz dolaştık. Otele gelip, güzel bir duştan  sonra yorgunluktan uyuyakaldık. 

05 Aralık 2009 Cumartesi. Sabah Everest uçak turu yapacak arkadaşlar 05.30’da lobide buluştular. Biz 09.00’a kadar uyuduk. Ben dışarı çıkıp, taze sıkılmış meyve suyu ve fırından kahvaltılık aldım. Çatıda kahvaltı yaparken, tepemizden yırtıcı geçti. Yanımda makinem yoktu. Olsaydı eminim 400 mm’de kadraja sığmazdı. Şehrin hemen üstünde bir sürü yırtıcının uçmasını bir türlü anlayamıyorum. Odaya inip makinemi aldığımda ise, çok uzakta 4-5 tane daha gördüm. Ama onlar yaklaşmadı. Kahvaltıdan sonra yine çarşı Pazar dolaştık. Bir iki küçük şey daha aldık. Burada kışlık spor kıyafetler çok güzel ve ucuz. Biraz da hediyelik eşya aldık. Saat 12.00’de valizleri aşağı indirip, bir şeyler yemek ve kahve içmek üzere (nispeten) güzel bir kafeye gittik. Çorba, peynirli çörek, kahve ve keklerden yedik. Otelde toplanıp, havaalanına geldik. Yine bir sürpriz. Uçamızın kalkış saati 2 saat ileri alınmıştı. Bekleme salonundan bir film seyrettik. Gulf Air, lounge’da biri şeyler ikram etti. Onları yedik. Tekrar bir erteleme olmadan uçmayı umuyorken, bir saat daha erteleme olduğunu gördük. Esas dileğimiz Bahreyn-İstanbul uçuşunda gecikme olmaması. Zira pek çoğumuzun uçuşu normal uçuştan hemen sonra. Allahtan Bahreyn’den zamanında kalktı uçağımız ve İstanbul’a zamanında indik. Bir yolculuğun daha sonuna gelmiştik. Yorgunluktan bitap düşmüş, doğru dürüst karnımızı doyuramamış (daha doğrusu içimize sinerek yemek yiyememiş) her yanda hüküm süren pislikten bunalmış vaziyette evlerimize döndük. En azından ben kendi adıma öyle oldum. Tabi Ankara’ya iner inmez ilk işimiz 01 Adana Ocakbaşı’na gidip, bir güzel karnımızı doyurmak oldu.


Yorumlar - Yorum Yaz


Nepal & Tibet & Bhutan gezilerimiz
 PRONTOTOUR AC Seyahat Acentesi işbirliği ile gerçekleştirilmektedir.

NEPAL GEZİ REHBERİ
NEPAL'DE HAVA
Weather in Kathmandu
NEPAL UYDU HARİTA

TAKVİM
NEPAL TAKVİMİ

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam46
Toplam Ziyaret267649